benim bir dostum var, biraz kuzenim ama tam değil, daha çok kardeşim, filhakika dostum. bebeliğimiz falan hep beraber geçmiş diyolla, ben o zamanları hatırlamıyorum tabii. sonra çocukluk falan derken tam sınırlarını kestiremediğim bir zaman içinde bir kopukluk oldu, daha sonra ortaokul ve sonrası yine hep beraber. bu arkadaşın hayata karşı bir melankolik tavrı var. ama 12-24 yaş arası çok popüler olan, bugünlerde chok melanqoliqim yhaaa, tipi bir melankoli değil. daha samimi bir melankolisi var, daha pahalı bir his. burdan itibaren kendime bağlıyorum. bir zamanlar bende de vardı bu tavır. ve gerçekten de ucuz bir popi aracı değil, uzun vadeli bir yaşam tarzı halindeydi. ama artık yok. bit. ben o kadar eski ben değilim ki, bu kadar eski ben ol(a)mamama ben bile şaşırıyorum. ben bazen hayatıma uzaktan bakmaya çalışıyorum. ne eksik diyorum, eskiden olup da şimdi olmayan ne acaba. sanırım cevabımı buldum, duygularım eksik. artık üzülen, sevinen, heyecanlanan, öfkelenen, seven, nefret eden bir insan değilim. ve bu aslında bir insan için çok üzücü bir şeyken ben bu duruma üzülmüyorum. üzülemiyorum. ve belki de bu yüzden artık hareketli şarkıları tercih etmem, bu yüzden alkol tüketirken müzik dinleme ihtiyacı hissetmemem. bu yüzden aşık olmam ama hiç de aşık değilmiş gibi davranmam. belki de aşık değilimdir ha sevgili okuyucu. beş yıldır görmediğim bir kıza nasıl aşık olabilirim ki, değil mi. belki de bu yüzden o bana geç cevap verdiğinde ya da hiç cevap vermediğinde zerre mesele etmemem. bu yüzden benimle görüşmek istememesine alınıp üzülüp zırlamamam. bu yüzden biraz daha olgunlaşmış gibi görünmem. halbuki hiç de öyle bir şey yokken. benim bir hocam var, ortaokulda fen bilgisi kursu almıştım kendisinden. şimdi birkaç gün önce facebookta buldum. konuştuk ettik. ve biraz durup düşününce fark ettim ki, benim hayata bakışımda büyük rol oynayan bir insanmış kendisi. sadece o yıllarıma değil, hayatıma komple damgasını vurmuş. kendisini o kadar çok seviyorum ki, bu sevgimi burada izah etmeye çalışıp da küçümsemek istemiyorum. bugün gündüz konuşuyorduk yine, ama facebook chatin mallığı yüzünden iletişim sorunu yaşadık. az önce online gördüm ama bu saatte yazmak doğru olmaz dedim. yarın anlatırım artık böyle oldu diye. neyse, bu konuyu neden burda yazdım, bir yere bağlayacağımdan değil. sadece bilinsin, kayıt altına alınsın istedim. ama blogun şu gidişinden anladığım şu ki, kimse bilmeyecek. çünkü artık kimse beni okumuyor. bu blogun da yavaş yavaş miadının dolduğunu düşünüyorum. okuduğun (aslında okumadığın, evet) bu yazı bu blogun son yazısı sevgili okuyucu. benim fikrim, kısa ömürlü ama dolu dolu bir blog oldu. yayında ve yapımda emeği geçen çok arkadaş yok ama okuyup fikir belirten, takdir eden, etmeyen, hiçbir şey yapmadan sadece okuyan, ya da sadece hayatımda olup da beni bir şeyler yazmaya iten birtakım arkadaşlar oldu, onlara teşekkür ederim. bundan önceki bloglarıma ekseriyetle kumral bir arkadaş vardı, o damgasını vurmuştu. ama şimdi o gitti. bu bloga hasır şapkalı arkadaş damgasını vurdu. ona da teşekkür ederim. bu arada diğer blogların kepenklerini kaldırdım. ama bir daha oralara da yazmayacağım, sadece geçmişte söylediklerimin arkasındayım mesajı vermek istedim. eğer yeni bir blog açacak olursam burda linkini paylaşırım. o eski blogların linkini de vereyim, belki okuyan olur. tümüyle gitmeden bir şarkı daha koyarım belki, dinlenmez.
http://sakin-sessiz.blogspot.com/
http://sanaticinsoyunurum.blogspot.com/
hoşçakalın.
Geçmişten bugüne kalan rakılar kafa yapmıyormuş; bir de anısı var diye saklanan şişelere hiç gerek yokmuş, zaten hatırlatması gereken şeyler hep akıldaymış..
geçen gün liseden bir arkadaşımla buluştum, biraz dertleştik, kızcağızın hayatında birtakım şeyler kötü gidiyormuş, üzüldüm. bana, nihayet firuze’yi unutabildiğine sevindim dedi. (isim yıllardır kullandığım uydurma isim.) güzelim, firuze gider ayşe gelir, ayşe gider fatma gelir; aslında hiçbiri gelmez, ben geldiklerini zannederim. aslında hiçbiri benim sevgilim olmak üzere olmayabilir, ama kalbim öyle zannedebilir. diğer kıza olan aşkım bitebilir; ama henüz aşıkken, hiç bitmeyecekmiş gibi gelebilir. yeni kız aslında yeni olmayabilir, ama yıllar sonra hortlar gibi ortaya çıkabilir. bazı şarkılar bazı kızlarla özdeşleşir, ama konjonktüre göre başka kızları düşünürken de dinlenebilir. bazı yazlar sönük geçebilir ama alkol açısından çok zengindir. rakı sek içilmemelidir çünkü sek içildiği zaman mide bulandırabilir. o görmedikleri bir yerlerde saklı olabilir, ama o görmeyebilir. o aslında bazı şeyleri sezer ama sezmemiş gibi davranabilir. ezan okunurken rakı içilebilir, rakı benim isyanım olabilir. bekleyenler, pencerede bekleyince o daha çabuk gelir zannedebilir, ama öyle olmaz. bekleyenler o gelir zannedebilir, ama o gelmez. kadınların ismi firuze olabilir, ayşe olabilir, fatma olabilir. firuze gidebilir, ayşe gelebilir. ayşe gidebilir, fatma gelebilir. karşı cinsimiz bizi mutlu edecek zannedebiliriz, ama öyle olmaz. kadınlar bizi hep üzer. bir kadın annemiz olabilir. bu onun bizi üzmeyeceği anlamına gelmez. bir kadına aşık olabiliriz. bu onun bizi mutlu edeceği anlamına gelmez. bazen mutlu olabileceğimizi zannedebiliriz. bizler mutlu olmayız, olabileceğimizi zannederiz.
hani yoldaş da olsak biz, yol arkadaşı değildik seninle
hani bu yüzden lise bu kadar buruk ve sarı.
sarı ve buruk meskooplardaki davultepe yolları,
sarı değil ama altın kumralı vasat bir romanı dinlemek gibi.
altın sarısı arpa kokusu ve yapış yapış teoman,
ve çok terliydim annenin waffle’ını yerken.
memleketim ne güzeldir şimdi. buralarda biranın bile tadı yok sevgili okuyucu. rakılar bile bir eksik geliyor. yaşantım hep bir yaklaşık. bir işlem de sonuca ulaşsın be okuyucu. bir kelime de doğruyu söylesin. lise ne güzel zamanmış. kıymetini şimdi şimdi anlıyorum. o zaman sözler doğruyu mu söylüyordu diyeceksin. hayır söylemiyordu. elbette söylemiyordu ama o zaman en azından doğruymuş gibi yapabiliyorduk. umut vardı. feridun düzağaç diyor ya şarkıda, inanırdım duyduğum her söze, bir zamanlar saflık vardı. lisedeyken hayat daha turuncu akıyordu çünkü maviyle kırmızı birbirine karışmıyordu. artık kaderine terk edilmiş bir şiir gibiyim. hepimiz öyleyiz. hepimiz sanattan anlamayan bir budalanın gelip kendimizi övmesini bekliyoruz. hiçbir şeyi kendimizi sevdiğimiz gibi sevemiyoruz. kendimizi sevmemeye başladığımız noktada zaten sevginin bize göre olmadığını görüyoruz ama kabullenemiyoruz pek tabii ki. bana nasıl seveceğimi anlat sevgili okuyucu. hayatı sekiz-on adamın şarkılarından gözlemliyorum ben, bana yeni bir şeyler göster, ufkumu aç. bana esmeyi anlat.
-yazı, post tarihinden birkaç gün önce yazıldı-
bilgisayarım kırıldı. ben artık bir ölüyüm, artık yaşamıyorum. yaşadığım yerde hiç arkadaşım yok. bütün arkadaşlarım başka şehirlerde. açıklayamadığım şekilde bira içmekten korkuyorum. bir yerlerde bir hayat yaşanıyor. o bir yerler hiç buralar olmuyor. sorusu olan var mı diyor hoca. çok sorum var be hocam. biz burada ne yapıyoruz? neden buradayız? biz kimiz? burası neresi? bu düzen nasıl bir düzen? bu düzeni kim düzmüş? insanlar neden böyle? insanlar birbirini sevmekte hiçbir sorun yaşamazken sıra bana gelince neden kazın ayağı öyle olmuyor? kazın ayağı nasıl? neden ördek değil de kaz? neden yaz gelmiyor? insanlar benden akın akın kaçarken nasıl aynı esnada beni rahat bırakmayabiliyor, bu bir çelişki değil mi? hangi deniz nereye dökülüyor? deniz dökülür mü? mutluluk basit bir formül mü? mutluluğun formülü basit mi gerçekten? bir sen bir ben bir de bebek‘teki ”sen” kim? o sen neden hiç beni görmüyor? çok yalnızım be hocam. çok yalnızım be hocam. insan neden yalnız olur hocam? insan nasıl yalnız olur hocam? yalnızlık nasıl biter hocam? ölmek yalnızlığa çare mi hocam? insan ölünce hala insan mıdır hocam? ölmek insanlığı insanlığından eder mi hocam? ya ölünce sana saygı duyamazsam hocam? çok yalnızım be hocam.